birinci bölüm

15 Haziran’da ömrüm boyunca aldığım ilk mektubu bana getiren postacı, beni kapı önünde orta yaşlı, göbekli bir polis memurunun ayakları dibinde diz çökmüş ağlarken buldu.

Postacı ne yapacağını bilemez halde bizi izlerken ben, az önce göğsümün tam ortasında patlayan infilak etkili bombanın kulaklarıma yaptığı basınçla sağır olmuştum.

Kulak deliklerime hücum eden binlerce minik şarapnel arasından, daha sonra adının Veysi olduğunu öğreneceğim polisin teselli sözcükleri sızıyordu.
“Takdiri ilahi, kader, metanet vesaire vesaire”

Bu seremoninin tahmin ettiğimden daha uzun süreceğini fark edince beni hareketsiz kılan acıya rağmen gözlerimi kaldırıp Veysi’nin gözlerine baktım ve tüm yenilmişliğimin hıncını ondan çıkarmak için bir şiirin dizeleriyle mat ettim onu;
“Senin hiç baban öldü mü?”

Matemime ortak olmasını istemiyordum. Bugüne kadar her gün insanlardan biraz daha uzaklaşmış ve yabanileşmiş değil miydim? Onlar da bunu memnuniyetle karşılayıp, beni hep hor görmemişler miydi?

Ya şimdi bu teselli etme, acıya ortak oluyor gibi görünme teraneleri de neydi?

Veysi’yi şaşkınlığı ve karşı karşıya kaldığı küstahlığın şiddetiyle baş başa bırakıp postacıya çevirdim bakışlarımı;
“Bu ufak melodram hoşunuza gittiyse, biz her salı sabah matinesinde burada olacağız. Her salı oyunumuzdan ufak bir kupleyle arz-ı endam edeceğiz karşınızda. Seyircimiz henüz sayılı. Görüyorsunuz ya; sizinle, bir oldu saygıdeğer postacı. Sadık -ah, sadakatlerinden ne kadar da kuşkuluyum!- iş arkadaşlarınıza da haber verin. Onlar da gelip izlesinler. Neticede biz, halk için buradayız. Hatta belki rica etsem, ileriki bir tarihte bastırabileceğim ufak el ilanlarından posta kutularına da koyarsınız. ‘Günümüz insanlarından bir insanın melodramı:…’ Adını bilemiyorum şimdi. Hep beraber koyarız, ne dersiniz? Bendeniz Asım, bu beyefendi de oyunumuzun -şimdilik- tek ve en önemli yan karakterlerinden polis memuru Veysi.”
Devletin bütün otorite ve soğukluğunu temsilen, gırtlaklama isteği uyandıran, donuk bir sesle yanıtladı bu tiradımı postacı efendi!
“Asım Kürkçü için taahhütlü mektup var. Bir kimlik ibraz ederseniz takdim edeyim.”
“Ha ha! Kimlik demek! Hangimiz kimliğimizden haberdarız? Biz kimiz, neyiz? Bu soruların peşinden koşturup durmadım mı ömür boyu? Size hangi kimliğimi ibraz etmemi istersiniz? Şu anda alaycı, küstah kimliğimle karşınızdayım işte, yeterli mi bu sizin için? Trajedimi, ısrarla bir komediye sürüklüyorsunuz. Buna izin vermeyeceğim. Hayır, izin veremem buna!”
“Asım Bey, artık gitmeliyim. Karakolda bir arkadaşın doğum gününü kutlayacaktık. Tekrardan başınız sağ olsun.”
“Sen de mi Veysi! Nedir bu sizlerdeki komedi merakı? Ah, gidin hepiniz, kimseyi görmek istemiyorum! Beni şahitsiz monologlarımla baş başa bırakın ve gidin!”

Cüzdanımdan hüviyetimi çıkardım, postacıya uzattım. Yanıma yaklaşmaya çekiniyor gibiydi. ‘Deli’ olduğumu düşünüyor olmalı. Değil miyim? Değilim. Üzerine gitmeye karar verdim.
“Yoksa sen de babamın öldüğünü mü söyleyeceksin bana?”

Ağzını oynattı, cevap vermek isteyerek, ama pek başarılı olduğu söylenemez.
“Mektubu kastediyorum ahmak herif! Neyse, neyse. Sağ ol, hadi rastgele!”

Niye böyle dedim bilmiyorum. Adamı deliliğime inandırmak istedim herhalde. Anlam veremeyeceği şeyler söylemek istedim.

Ömrüm herhangi bir sebepten karşımda olan insanlara bir şey olduğumu ispat etmeye çalışmakla geçti. Bir şey, hep bir şeyler olmak istedim, hiç savunduğum şey olamadım. Herkes kadar aklı başında bir insan olduğumu ispata çalışırken delilikle yaftalandım mesela, az önce delirmeye çalışırken devletin iki koldan benim aklımı başıma getirmesi, bana inatla aklı başında vatandaş muamelesi yapmış olması gibi.

Polisi ve postacıyı tek bir kahkahaya bindirip geldikleri yere, görevleri başına uğurladıktan sonra kapıyı kapatıp, evime gelen son hacizden elimde kalan tek mobilyamın üzerine oturdum. Paramparça olmuş, devasa, deri koltuğum. İtiraf edeyim, elimden almasınlar diye haciz memurları kapının önünde beklerken kendi ellerimle parçaladım onu. “Adam yiyen” derdi rahmetli babacığım bu koltuğa. Yakın gözlüklerini takıp bu koltukta kitap okumayı pek severdi. Bir an kitabının üzerine eğilmiş dalgın dalgın okuyan emekli öğretmen Yusuf Ziya Bey’in hayalini görür gibi oldum. Gözlerimde acımasız bir yanma hissiyle elimdeki mektubu açtım ve okumaya başladım.

Kibrit yayınlarından geliyordu. Şiirlerimden oluşan dosyanın basılabileceğini, telif ücretini görüşmek için en yakın zamanda yayınevine teşrif etmem gerektiğini yazıyorlardı.

Ta ciğerlerimden boğazıma doğru yükselen vahşi çığlığı tutabilmek için insanüstü bir gayret sarf etmem gerekti. Hayatım boyunca pek çok kez öfkelenmiştim. Hatta mesleğim sebebiyle öfkeyle bir kardeş gibi büyüdüğümüzü söyleyebilirim ama ilk defa bu duygunun beni bir daha terk etmemek üzere, tamamen esir alacak olduğunu dehşetle fark ettim. Doğurmak üzere olduğum çığlıkla birlikte korkutucu bir çılgınlık pusu kurmuştu bana. Babam hep, “Oğlum, her duygu insanlar için yaratılmıştır, anormal olan, bir insanın herhangi bir duyguda ısrar etmesidir ve işte bunun adı çıldırmaktır.” derdi. Zaman zaman deliren, zaman zaman fazlasıyla sıradanlaşan, iğrençleşen, gülünçleşen, melankolikleşen bir yazar bozuntusu olarak yaşayabilirdim ama çıldırmak bana göre değildi. Bir şey yapmalıydım. Bildiğim en iyi şeyi yaptım.

“Hay ben böyle tragedyanın içine sıçayım.” diye başladım ve yeniden sakinliğin güvenli sularına gelene kadar boş evin içinde bir o yana bir bu yana koşturarak dakikalarca küfrettim. Sakinleşince durum komikleşmeye bile başlamıştı. Bir yandan küfrederken, bir yandan da yankı yapan sesimin bana misliyle verdiği cevabı dinliyordum.

Yankıyla sohbet oyununa bir süre daha devam edebilirdim ama birdenbire yeni bir kahkaha nöbeti esir aldı beni. Biliyorum, inanılması güç görünüyor, henüz on dakikadır tanışıyoruz; okuduğunuz cümleyi de sayarsak henüz 818 kelimelik hukukumuz ancak var ve ben şimdiden iki kahkaha nöbeti, bir sinir krizi, bir gözyaşı ayini, ufak çaplı bir delilik denemesi, bir ölüm ve bir tesadüf (ya da müjde), bir memur baba hatırası sığdırdım alçak gönüllü hikâyeme. Ne diyebilirim ki, ben bir politikacı değilim, bir yalancı sayılabilirim ama sahtekâr kesinlikle değilim. Olanın ya da olması gerekenin ötesinde bir söz duymayacaksınız benden, sizi temin ederim.

Hiçbir kahkaha sonsuza kadar sürmez. Benimki de sürmedi. Kendime geldiğimde yorgun ve hüzün doluydum, ayaktaydım. Ellerimi iki yana bırakıp başımı eğerek o zamana kadar elimde tuttuğum mektubun salına salına yere düşüşünü izledim. Yürüdüm. Cep telefonumu elime aldım, a harfinden başlayarak rehberimdeki isimlerin ve onları hatırlatan imgelerin zihnimin içinde resmigeçit yapışını izledim. Birinin bana diğerlerinden daha anlamlı gelmesini bekliyordum. Eğer böyle birini bulursam, aynı anda telefonun “çevir” tuşuna basıp arayacaktım onu. Ne söyleyeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu.

133654883 (Bu ne)

Ahmet (Okul arkadaşım uzun kıvırcık saçlar)

Abdullah (Bir yüz)

Abdurrahman (Âşık deli en son gördüğümde hala o kızı evliliğe razı etmeye çalışıyordu zor bir hayat onu bekleyen daha çok uğraşır)

Adem amca (Babamın arkadaşı hırdavatçı niye kaydetmişim ki numarasını)

Babam (Hapishaneden çıkamayacağını biliyordum kapının önünde o son bakışı hiç çıkmıyor aklımdan ah baba neden vurdun sanki o adama hep namusuyla yaşar insan derdin kandırdın bizi işte bak namusun yaşatmadı öldürdü seni bankanın paralarını hortumluyor diye mafya babasına yumruk atılır mı ne yapacağım ben şimdi)

Bülent (çam yarması beni sever gidip onu da ikna etsem şu Külhanlardan intikam almama yardım etse beş sene önce olsa belki gelirdi şimdi evli geçenlerde arayıp oğlunun sünnet düğününe çağırmıştı)
Caner(Gözlüklü eski işyerinden geç)

Cemre (İlk cemre kalbime düştü dünyanın en anlamlı cümlesi gibi gelirdi bu kelime öbeği ilk cemre kalbime düştü ilk harfle sonuncusu arasında esen rüzgârlar gençliğimi dillere destan olacak aşkımı beni dalgalandırır dururdu kendi kendime mırıldanırdım adını Cemre Cemre niçin terk ettin beni ne buldun o herifte biz evlenemeyiz neden biz âşık değiliz yalan numara yapıyoruz birbirimize oynuyoruz âşıkmış gibi oynuyoruz ne oyunu hiç düşünmüyor musun ya bir gün perde kapanıverirse rollerimizden maskelerimizden kurtulunca kupkuru kalplerimizle ne yapacağız biz mi rol mü oyunlarla yaşayamazsın Asım sensiz de yaşayamam bak yine yapıyorsun yine çağırıyorsun beni oyununa zavallı aşk oyununun aleti olmamı istiyorsun yaşayamam Cemre alışacaksın başka bir oyun bulacaksın kendine başka bir aşk defol)

Başka bir şey söyleyemedim. Ağzımda geveleyip durduğum milyonlarca sözcüğü yutmak senelerimi aldı. Her gün unutmaya çalıştım. Garip! Cemre’den çok, o gün ona söylemem gerekenleri düşünüyordum. Onu ikna edebileceğimi düşünüp içerliyordum. Söyleyemediğim her kelimeyle hesaplaşmam bittiğinde ise benden geriye fazla bir şey kalmamıştı zaten.

Cihan (Cihan)

Çağatay (Albino)

Doğan (nasıl unuttum seni dostum işte buldum sonunda bir dost gerçek bir dost)

Ara!

Çalıyor, çalıyor, çalıyor, çalıyor, çalıyor. Yok, cevap vermedi. Neyse cevapsız arama yaptığımı görünce arar. Yıllar sonra onu aramak yerine çaldırıp kapattığımı düşünürse ya! Bir kere daha arayayım en iyisi. En azından iki cevapsız çağrı görünsün; iki cevapsız çağrı, bir cevapsız çağrıdan her zaman daha inandırıcı ve daha samimidir.
Çalıyor, çalıyor, çalı…

-Alo

-Alo, Doğan?

-Evet, ben kiminle görüşüyorum?

-Bu kadar çabuk unuttun kardeşini demek ha? Tanımadın mı?

-Unutmadım da, şey çıkaramadım.

-Benim yahu ben, Asım, kan kardeşin.

Doğan, nesline sadık alıcı kuşlardan biriydi neticede. On beş dakika kadar konuştuk. Diyecektim ki, Doğan bak böyleyken böyle, bana nasıl da ovalara sığmaz bir sürü olduğumdan bahset hadi de ki ya asım sen ne çapkındın okuldayken Asım aramızda en güzel sen futbol oynardın derslerin de süperdi be Asım hadi delikanlılığı bırak ta çocukken hepimizi çekip çeviren sen değil miydin Asım herkesin misketlerine el koyardın kimse bir şey diyemezdi sana kan kardeş olurken de nasıl korkmuştum ben hatırlıyor musun sen benim elimi tutup da zorla kesmiştin Asım iyi ki de kesmişsin bak kan kardeşim olmuşsun deseydin ya niye demedin tanımadın sonra tanıyınca da sahte bir sohbete başladık azarlayamadım ben de seni deneyecek oldum hemen başladın niye mi aramamışım kusura bakma Asım’ım iş güç işte okuldan sonra askere gittim biliyorsun az daha bekleyeydim senin sözünü dinleyip gelmezdi bunlar başıma çarşıda gördüğüm o şıllığa âşık olmazdım uğruna askerliği yakmazdım çavuşla kavga etmezdim erken dönerdim hem belki o zaman babam kalp krizi geçirdiğinde evde olurdum hastaneye yetiştirirdim anneme sarılırdım tutardım onu ihtiyacını giderirdim annem eve tek başına dönmek zorunda kalmazdı o akşam hastaneden yoldan dikkatli geçerdik arabaların altında kalmazdık öyle ben bunalıma da girmezdim o zaman ruh gibi askerliğimi bitirmezdim biraz daha haytalık ederdim belki bakkalın başında durmam gerekmezdi alacaklılarla uğraşmazdım vs.

Kapatırken “Doğan kardeşim, üzülme bak, hayat böyle bir imtihan işte, sen sakince, soğukkanlılıkla tevekkül et, şükret, sabret” demiştim. İnanabiliyor musunuz, kendime ben bile şaşmıştım. Kalan tek koyunumu da kapıp gitmişti Doğan.

Yeniden rehbere bakmak içimden gelmedi, bu kısacık konuşma on beş dakika önce yüreğimi yangın yerine çeviren tüm o macera duygusuna 12 kiloluk yangın söndürme cihazı etkisi yapmıştı. İntikam almaya gücü olmayanların yaptığını yaptım ben de, kaşlarımı çattım. Gözlerimi göğe diktim (aslında odanın tavanına), sesimi kısabildiğim kadar kısıp, yeniden filizlenen acıyı kattım içine.

“Allahım, sana havale ediyorum” dedim. Ve artık alınacak bir intikamım kalmamıştı. Acımı ve pek sevdiğim mazlumluğumu, hakkı yenmişliğimi alıp doya doya harcayabilirdim. Bunca adilik ve aşağılanmışlıkla büyük şair olmaya iyice yaklaştığımı hissedebiliyordum.

Hamle etme hakkımdan vazgeçince Külhanların, hedefi benim naçiz vücudum olacak yeni bir hamle tasarlamaları olasılığı beni korkutmuyor değildi. “Gidip babamın adına yeniden özür dilesem mi acaba” diye düşünüp kendimden iğrendim. Evet, evet, kesinlikle tam sırasıydı. Şimdi yazmalıydım. Şimdi!

Bunca acının, zavallılığın, bunca tiksintinin, göğe bakmaların tam ortasından yükselecek asil(!) kalemim.


 

Yorumlar

  1. alinti
    şeyma başar kılıç diyor ki; 15 Ocak 2010, 11:58:

    bana lise yıllarımı hayallerimi yazı yazmak için çırpınışlarımı hatırlattı iki senedir eline kalem almayan tek bir edebi eser okumayan ve dergi alamayan bu aciz yaptığından utandı bu harika hikayeyi okuduktan sonra…. çokk teşekkürler yenilerini bekliyoruz….

Yorum yapabilirsiniz

(gerekli)

(gerekli)

Yorumu düzenle

Su XHTML etiketleri kullanmaya izin verildi:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

URL adresleri yorum onaylanırken linke çevrilecektir.